TÜRKİYE’DE İNGİLİZCE ÖĞRENİMİNİN YAYGINLAŞMASININ NEDENLERİ
Örneğin doğal yaklaşımda [natural method] çeviri yapılmaması, yabancı dilin onu ana dil olarak konuşanlarla doğrudan ilişki kurarak öğrenilebilmesi, öğretmenlerin o dili anadili olarak konuşan kişiler olması bu savı destekler niteliktedir. Doğal yaklaşım ve doğal yöntem Ortaçağ’da ortaya çıkmış ve uygulanmaya başlanmıştır. Bu yüzden içerdikleri bazı kuralların emperyalizm amacıyla çıkarıldığı düşünülmemektedir. Ancak bu özelliklerinin ön plana çıkarılması düşündürücüdür.
XX. yy’ın ilk yarısında yabancı dil öğretimi bağımsız bir meslek olmuş, öğretim alanındaki ilerlemeler daha çok sömürgelerde yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan yöntemlerin ‘yalnızca yabancı dil kullanılarak öğretim’ üzerine kurulması dikkat çekicidir.
Dilbilgisi-çeviri [grammar-translation method] yöntemine bir tepki ve doğal yaklaşımın uzantısı olarak XX. yy’ın başlarında dolaysız yöntem [direct method] ortaya çıkmıştır. Bu yöntemin biçimlenmesinde de Herbart’ın (1776-1841) eğitim görüşü, Gestalt ruhbilimi ve Humboldt’un (1767-1867) dil-kültür yorumu etkili olmuştur. Bir ulusun dili, o ulusun ruhu, ya da bir ulusun ruhu o ulusun dilidir. Bir dilin öğretiminde başka bir dilin aracılığına yer yoktur. Bir dili öğrenmek demek o dili anadili olarak kullananlar gibi tepkide bulunmak demektir. Bu yüzden dolaysız yöntem yanlıları, kültür öğretimini ön plana geçirmektedirler. Bu görüş Avrupa ülkelerinin sömürgeleştirdikleri halklarla olan ilişkileri sonucu daha da belirginleşmiştir. Bu yöntemde ayrı bir kültürü yansıtan anadili kullanılamaz (Demircan, 1990).
Dolaysız yöntemde anadili kullanımı kesinlikle yasaktır ve öğrencilerden hedef dilde düşünmeleri istenmektedir. Öğrencilerden hedef dili konuşan kişilerin tarihi, kültürü, o dilin konuşulduğu ülkelerin coğrafyası ve o dili konuşanların günlük yaşamları hakkında bilgi sahibi olmaları beklenmektedir.
Görüldüğü üzere dolaysız yöntem İngilizce’nin egemen bir dil olmasına önemli bir katkıda bulunmaktadır. Bu yöntemde kültür öğretimi ön plana çıkmıştır. İngilizce öğretiminde İngiliz kültürünün pek çok öğesinin bulunması bu yöntemle başlamıştır. İngiliz kültürünün İngilizce eğitiminde bu denli kullanılması bu dili öğrenen kişileri etkilemektedir.
Farklı bir yaklaşım olan işitsel-dilsel yöntem [audiolingual method] ise dilin sözlü kullanımına öncelik tanıyan, bu becerileri davranışçı öğrenme yorumlarından yararlanarak diyaloglar ve yoğun sözlü alıştırmalar kullanarak dil yapılarını belli bir sıraya göre öğretmeyi amaçlayan bir yabancı-dil öğretme yöntemidir. Bu yöntemde dil kültürden ayrılamaz. Kültür sadece edebiyat ve sanat değil hedef dili kullanan kişilerin günlük davranışlarını da içermektedir. Öğretmenin sorumluluklarından bir tanesi de bu kültürü sunmaktır.
İletişimsel bir dil ve dil kullanım modelini seçerek, öğretim biçiminin, araç gereçlerin, öğretmen ile öğrenci rolleri ve davranışlarının, sınıf içi etkinlikler ile uygulamaların ona göre düzenlenmesi iletişimsel yaklaşım [communicative approach] adını alır (Demircan,1990). İletişimde ana dil kullanılamaz. Mümkün olduğunca özgün metinlerin kullanılmasına özen gösterilmektedir. Öğrenciler hedef dilin sadece çalışılacak bir konu değil, aynı zamanda iletişim için bir araç olduğunun farkına varırlar.
Adı geçen yöntem ve yaklaşımlara bakıldığında, ortak noktalarının ana dile yer verilmemesi, hedef dilin kültürünün sunulması olduğu görülmektedir. Bu yöntemler kullanıldığında o dili öğrenen kişiler sunulan kültürün etkisi altında kalmaktadırlar. Bu da öğrenilen dilin ve kültürün yaygınlaşmasına yardımcı olmaktadır. İngilizce öğretiminde bu yöntemler kullanıldığında öğrencilere dil aracılığıyla İngiliz ve Amerikan kültürü baskın olarak verilmekte, bu ülkelere ait kültür tanıtılmakta ve güzel örneklerle hayranlık uyandırılmaktadır.
22 Mayıs 2008 Perşembe
Dil Öğretimi ve Teknolojileri

DİL ÖĞRETİMİ VE TEKNOLOJİ
Dil öğretim alanı, sosyal bilimlerdeki diğer bilim dallarına oranla bilimsel yeniliklere ve teknolojik icatlara daha çok gereksinim duyar. Bunun başlıca sebebi, önce öğretilen söz konusu dili konuşanlara ait ses ve görüntü üretmek, sonra da bunları birer ders materyali olarak dil sınıflarında ve laboratuarlarda kullanmaktır. Zira, Daniel Coste (1996)’un da belirttiği gibi bir yabancı dili öğrenmek, ancak o dili konuşanların davranış ve yaşam biçimlerinin kısaca kültürlerinin keşfedilmesiyle mümkün olabilir.
Yukarıda değindiğimiz gibi dil öğretimi, teknolojiyle ilk olarak 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan Davranışçı Ruhbilim ve onun dilbilimdeki yansıması sayılan Amerikan Yapısalcılığı sayesinde tanışır. Temelleri 1913 yılında Amerikalı ruhbilimci Watson (1878-1958) tarafından atılan Davranışçı kuram, algılama ve bilinci tümden reddederek ruhbilimsel nesneyi, hareket, söz ve salgı gibi gözlemlenebilir davranışlarla sınırlandırıyordu. Böylece organizma ve içinde bulunduğu dış çevreden kaynaklanan uyarıcılar arasında doğrudan gözlemlenebilen ve ölçülebilen bir bağ kurulabiliyordu. Bu düşünceden hareket eden bir diğer Amerikalı ruhbilimci B.F. Skinner (1904-1990), hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği pek çok deneyden sonra öğrenmeyle ilgili “aletli koşullanma” (instrumental/ operant conditioning) adlı genel bir öğrenme kuramı ileri sürer. Watson ve arkadaşlarının ortaya koyduğu “uyarıcı-tepki-pekiştirme” esasına dayanan klasik öğrenme kuramının aksine Skinner kalıcı bir öğrenme/öğretim için “pekiştirme” sürecinin sadece doğru tepkilerin ödüllendirilerek gerçekleşebileceğini ileri sürer. Skinner’in ortaya koyduğu bu öğrenme kuramını şu şekilde özetlenebilir : Uyarıcı- Öğrencinin tepkisi-Öğrenciye doğru tepkinin bildirilmesi (ödül) – Öğrencinin doğru tepkiyi yinelemesi (pekiştirme).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)